İçeriğe geç
Isparta İz

Gündelik hayatı çöz, kendine ve yıldızlara bak

Psikoloji 4 dk okuma Mert Aydınel

Can Sıkıntısı Neden Zihin İçin Bir İhtiyaçtır?

Her boşluğu doldurma refleksinin görünmeyen bir maliyeti var. Sıkılmanın yaratıcılıkla ve zihinsel dinlenmeyle ilişkisi.

Modern hayat, boşluğu bir kusur gibi görmeye alıştırdı bizi. Asansörde geçen kırk saniye, kasa kuyruğundaki üç dakika, otobüsün gelmesini beklerken akıp giden zaman; hepsi doldurulması gereken delikler haline geldi. Cebimizdeki cihaz sayesinde artık hiçbir boşluk boş kalmıyor. Peki bu kesintisiz doluluk bize ne kazandırıyor, daha önemlisi ne kaybettiriyor?

Psikolojide can sıkıntısı uzun süre olumsuz bir duygu olarak ele alındı. Oysa son yıllarda bu duygunun işlevine dair bakış açısı belirgin biçimde değişti. Sıkılmak, zihnin "burada yeterince anlam yok, başka bir şey ara" diye verdiği bir sinyaldir. Yani bir arıza değil, bir uyarı sistemidir. Sorun sıkılmakta değil, sıkıldığımız anda bu sinyali dinlemek yerine anında bastırmamızda.

Zihnin varsayılan modu

Dışarıdan gelen uyaran azaldığında beyin durmaz; sadece vites değiştirir. Dikkat dış dünyadan çekildiğinde devreye giren ağ, geçmiş anıları, gelecek planlarını ve çözülmemiş sorunları serbestçe birbirine bağlar. Duşta akla gelen fikirler, yürüyüş sırasında çözülen problemler, uykuya dalmadan önce aniden hatırlanan cevaplar hep bu modun ürünüdür.

Bu serbest dolaşımın yaratıcılıkla ilişkisi tesadüf değildir. Yeni bir fikir çoğunlukla yoktan var olmaz; birbirine uzak duran iki eski bilginin beklenmedik biçimde temas etmesiyle doğar. Bu teması kuracak zemin ise ancak zihin bir göreve kilitlenmediğinde oluşur. Sürekli video izleyen, sürekli haber akışı kaydıran bir kafa, o teması kuracak sessizliği hiç bulamaz.

Sıkıntıyı bastırmanın bedeli

Her boşluğu doldurma refleksinin görünmeyen bir maliyeti var. Zihin, uyaran seviyesine hızla uyum sağlar. Sürekli yüksek tempolu, hızlı kesilen içerikle beslenen bir dikkat, yavaş şeylere tahammülünü kaybeder. Kitabın üçüncü sayfasında sıkılan, uzun bir sohbetin ortasında telefona uzanan, tek başına oturmayı huzursuz edici bulan bir hale geliriz.

Daha önemlisi, sıkıntıyı hiç yaşamayan kişi ondan gelen bilgiyi de alamaz. Sıkılmak bazen yaptığınız işin size uymadığını, bazen çevrenizin daraldığını, bazen de uzun süredir ertelediğiniz bir kararın kapıda beklediğini söyler. Bu mesajın üstünü kapatmak, aracın gösterge panelindeki ışığa bant yapıştırmaya benzer. Işık görünmez olur, sorun devam eder.

Çocukluktan kalan bir yetenek

Çocukların sıkıldıklarında ne yaptığını hatırlayın. Bir süre şikâyet eder, ortalıkta dolanır, sonra beklenmedik bir oyun icat ederler. Yastıklardan kale, çamaşır ipinden çadır, kutudan gemi çıkar. Bu üretim, sıkıntının kendisinden doğar. Yetişkinlikte kaybettiğimiz şey hayal gücü değil, sıkıntıya tahammül edecek o birkaç dakikadır.

Bu yeteneği geri kazanmak sanıldığı kadar zor değil, ama biraz rahatsızlık gerektiriyor. İlk dakikalarda huzursuzluk artar, el otomatik olarak cebe gider, akla "yapılacak bir sürü iş var" listesi düşer. Bu evre geçicidir. Onun ardından gelen sakinlik, günün geri kalanına da yayılan bir berraklık bırakır.

Boşluğu geri kazanmanın küçük yolları

Günün tamamını sadeleştirmek gerekmez. Küçük ve belirli aralıklar yeterlidir. Yürürken kulaklık takmamak, yemeği ekransız yemek, bulaşık yıkarken hiçbir şey dinlememek, otobüste camdan dışarı bakmak gibi seçimler zihne kendi işini yapması için alan açar. Bu anların bir hedefi olmamalıdır; üretken olmaya zorlanan boşluk, boşluk olmaktan çıkar.

Bir de not defteri meselesi vardır. Serbest dolaşan zihin, çoğu zaman kısa ömürlü fikirler üretir; iki dakika sonra unutulurlar. Ceptekine dokunmadan yazabileceğiniz küçük bir defter, bu fikirlerin bir kısmını kurtarır.

Sonuçta can sıkıntısı, kaçınılması gereken bir hastalık değil; zihnin kendi kendine bakım yaptığı bir aralıktır. Onu hep doldurursak, hiç dinlenmeyen bir motorla yol almış oluruz. Arada bir sıkılmayı göze almak, uzun vadede hem daha yaratıcı hem de daha sakin bir kafa demektir.

Çocuklara da boşluk bırakmak

Bu mesele yalnızca yetişkinleri ilgilendirmiyor. Bugün pek çok çocuğun günü, okul ve kurslar arasında dakikası dakikasına planlanmış durumda; boş kalan aralıklar ise ekranla dolduruluyor. Sonuçta hiç sıkılmayan, dolayısıyla hiç kendi oyununu icat etmek zorunda kalmayan bir kuşak yetişiyor.

Bir çocuğun "sıkıldım" demesi, ebeveyn için bir görev bildirimi değildir. O cümlenin ardından gelen sessizlik, çocuğun kendi kaynaklarını keşfettiği alandır. Elbette bu, çocuğu tamamen kendi haline bırakmak anlamına gelmiyor; sadece her boşluğun anında bir etkinlikle kapatılmasının gelişimsel bir bedeli olduğunu kabul etmek anlamına geliyor.

Aynı ilke yetişkin için de geçerlidir. Sıkıntıyı bir problem sayıp çözmeye çalıştığımızda, aslında zihnimizin en verimli aralığını kapatmış oluruz. Bugünün dünyasında zor olan bilgiye ulaşmak değil; bilgiyi işleyecek boş bir kafa bulabilmek. O boşluğu kimse bize vermeyecek, çünkü onu doldurmak üzerine kurulmuş koca bir ekonomi var. Ayırmak da korumak da bize düşüyor.